21 Ocak 2011 Cuma

GÖNÜLLERDE SEMA



Gönüllerde sevda bir yangının alevi gibi aynı tarz sürmez. Aksine galaksilerdeki atom çekirdeğindeki dayanılmaz haz fırtınalarının raksını temsil eder. Zaten gönüllerde semâdan muradımız bu gerçeği dile getirmektir.
İlâhi tecellinin gönle âşık ya da mâşuk sırrıyle yansıması öyle şiddetli bir etkidir ki; kul hemen hamd fazına geçmezse dayanamaz. Allah bu yüzden aşkı bir raks gibi gönle işler. Hamd niyazı onu devamlı bir gönül semasına çevirir. (Câzibeden peyk hareketine dönüş gibi.)


Vuslat, kavuşma; fırkat, yakan ayrılık demektir. Bu iki faz, sevdanın vazgeçilmeyen fazlarıdır. Bu fazlar bizim zaman kavramımızdan ötede cereyan eder. Ne ayrılık yıllarla, ne kavuşma günlerle ifade edilemez; bazen bir an, bazen ömür boyu sürebilir. Bu süreler hamd niyazının ânında tecellisine bağlı elest sırlarıdır.
Şems - Mevlâna örneğinde bu fazlar görülebilen sürelerde cereyan etmiştir. İnsanların olayın sırrını anlamaları için, âdeta yavaşlatılmış filim gibi seyrettirilmiştir. Nitekim Tavus Sultan olayında ise hadise kısa sürede vuslat yangınıyla son bulmuşdur.
Vuslatın sonsuz hazzı sevgiliyi beklemenin sırrında güçlenir. Binbir zorlukla ona yaklaşma süresinde duyulan ayrılık acısı ayrı bir hazdır. Bu haz gönlün derinliklerine kadar yayılan, onu en özünden arıtıp güçlendiren mânevî bir ceryandır. Bu nedenle fırkat, aşkın vazgeçilmez bir fazıdır.
Eğer fırkat mâşuk mâkamından intişar ederse, buna naz denir ki, çok az kula nasiptir. Fırkat daha çok aşk mâkamından, ilâhi fazdan intişar eder. (Şems'de olduğu gibi.)
Aşk-ı mecâzi dediğimiz dünyadaki zâhirî aşklar ilâhi sevdayı belli ölçüde bizim fark etmemiz için verilmiştir. (Leylâ ile Mecnûn gibi.)
Gönüllerde semâ başlatan ilâhi sevda hangi fazda, hangi devrede (fırkat - vuslat) olursa olsun, erişilmez bir ilâhi lütûftur. İnsanın özündeki sırrın canlanmasıdır. Kalp nasıl bedenin her noktasına hayat veren bir sırra sahipse, kalbin manası da ruhun her noktasına hayat veren gönül sırrına sahiptir. insanın maddesel dolaşımı aksayınca beden nasıl ölü hale dönüşüyorsa, ruh da gönülden mânâ ceryanı alamazsa ölü faza geçer. Onu dirilten gönüldeki semâ ritmidir. Vuslat ve fırkatı, dolaşımın kan atım ve emiş fazlarına benzetebiliriz. Mânevi ceryan kalpten gönle yansıyınca kanın hücrelere girmesi gibi vuslat doğar. Ve sonra ritmin ikinci fazı intişar başlar ki, bu fırkattır. Yine kalbin ikinci atışı gecikince, hücreler ne denli çırpınırsa, fırkatta da, ruh aşkın vuslat ânı için öyle çırpınır. Mânâ ceryanı Allah'ın gönle yansıma sırrıdır. Bu her defasında şiddetle Muhammed (S.A.S.) güzelliği arar. Ve vuslat hazzı başlar. Kulluğun hamdiyle başlayan gönüldeki ritmin ruha verdiği ceryanla gerçek diriliği doğurur.
İlim, feyz, irşad bu diriliğin meyvasıdır. Mânâ ilimlerinde buna «mânâ çocuğu» denir..
Fırkatın yangınıyla yıkanan, arınan gönül yeni bir vuslatın hasretini duydukça ilâhi tecelliye câzibe rolü oynar. Fırkat ne denli şiddetli ise ilâhi tecelli o denli şiddetli olur. Yeni bir vuslat, yeni bir mânâ sırrı doğurur.
Hz. Şems'in Mevlâna'yı terk etmesi, ona sitem ya da acı çektirmek için değil, fırkatın sırrını bize öğretmek içindir.
Kulu, âşık ve mâşuk fazları etkiledikçe ilâhi sevda artar. Çevredeki olaylar sönük hayaller gibi silikleşir, artık gönül için yalnız Allah ve Rasûlü vardır.
Gönüllerde Sema kitabından alınmıştır. Haluk NURBAKİ..

3 yorum:

  1. ben 4-5 sene önce aldım ama hala okuyamadım bu kitabı ne yazık ki.. ama sanki zamanı gelmesi lazım..

    YanıtlaSil
  2. bence hemen okumalısınız :)

    YanıtlaSil
  3. çok doğru bir seçim sana gerçekten çok faydalı olacak okumuş olmak için okumayacağını biliyorum :)

    YanıtlaSil